Biz eskiden ne oyunlar oynardık. Son dersi, artık dikkatimiz dışarıda ne zaman bitecek
diye beklerdik. Dışarıda pırıl pırıl güneş, arkadaşlarımızın sesleri bizi oyuna davet
eden çekici çağrılardı. Çıkışta, yüzünde gülümsemeyle bizleri gözleyen öğretmenimize
sözde çaktırmadan, daha önce gözümüze kestirdiğimiz, şöyle asfalta güzel çizgi çekmemizi
sağlayacak bir tebeşiri alır (renklisi makbul), o sevinçle biraz da korkuyla dışarı
fırlardık. Çantalarla kavisler çizip (kavis çizebiliyorduk, çünkü bizim çantalarımız
sırtımızda değil, elimizdeydi), hoplaya zıplaya evin yolunu tutar, aceleyle yemeklerimizi
yer, dersler akşam çalışılmak üzere kenarda beklerken, sokakta yerimizi almak için
kapıdan fırlardık.
Ne oynayacağımızı fazla düşünmemize gerek yoktu. Zaten belliydi. Bahar gelir gelmez
başlardık ip atlamaya. Tek veya grup olarak. Ama tek olsak da karşılıklı atlardık.
Kim daha fazla sayı yapacak... Çok önemliydi. Elbette tekerlemeler de söylerdik
atlarken: Makas makas Ali dayı noktaya bas... Sokak bu tekerlemeyle çınlar. Oyun
oynuyoruz ya. Yakantop... Önce ortaya (nedense ille de ortadan) çizgi çekilir,
sonra iki çizgi daha. Çizgilerin arası oyuncu sayısına göre 8 adım, 10 adım, metre
yok. İki grup oluşturur, karşılıklı geçer, topu atar, birbirimizi oyundan çıkarmaya
çalışırdık. Topu var gücümüzle atardık, grubumuzun başarısı buna bağlıydı. Galiba
adını da buradan alırdı: İyi yakardı çünkü. Topla vurulan, topu yakalayamayan oyundan
çıkardı. Oyun tek kişi kalana kadar devam ederdi. Kazanan grup kupasını alırdı:
Kartona çizilip, kesilmiş bir kupa.
Tebeşirin sırası geldi çizgi oyunu oynamak için. Asfalta çizgiler çizerdik, daire,
dörtgen ve dikdörtgen. Bir taş alır, onu şekillerin içine atar, üstünden tek ayakla
atlayarak ya da yine tek ayakla sürükleyerek oynardık. Çizgiye basmak yasak.
Basarsan yandın demektir, sıranı kaybedersin.
Sonra İstop! (Yani stop ama hiç kimse stop demez, henüz İngilizce öğrenmemiştik).
İsim söyle, topu havaya at, yakalayamazsa yandı, oyundan çıkardı. Yakalayan bir
başkasına vurmak için atar, karşısındaki topu yakalayamazsa onu oyundan çıkarmış
olurdu. Sona kalan herkese cezalar verirdi; biri bir hayvanın sesini çıkarır, biri
tek ayak üstünde durur, biri su getirir, yani kazananın hayal gücüne göre cezalar
çekilir.
Van, tu, tri... Bu oyunu bilen var mı? Ortaokula kadar İngilizce üçe kadar
saymak olduğunu bilmeden oynamıştık. Sonra öğrendik, eski heyecanı da kalmadı.
Sanki sihri kayboldu. Dört-beş arkadaş bir araya gelir, bir ebe seçer ve ebe
duvara döner. Diğerleri arkasında sıralanır, o üçe kadar sayarken diğerleri hızla
ona yaklaşır, tri deyip arkasına bakar, birini hareketli görürse oyundan çıkarır.
Eğer ebe sayarken ona vurup kaçmayı başarırsan ebenin ebeliği devam eder, ebe biri
ne dokunana kadar. Sonra o ebe olur, böylece oyun devam eder, gider.
Biz Dombik derdik. Cıncıkcami, Yedikule de denirmiş. Ama başka adları da
olabilir. Yine grup oluşturur, taşları üstüste dizer, bir topla taşları
devirmeye, devirirsek de taşları dizmeye çalışırdık. Tabi karşı takımın
toplarından sakınarak. Kendini koruyamayan oyundan çıkar, böylece grubun
sayısı azalmış olur, karşı takımın şansı artardı. Taşları topla devirmeye
çalışırken karşı takım, atan oyuncunun dikkatini dağıtmak için ama inançla
bir tekerleme söyler: "Ortada kuyu var yandan geç." Top ıskalarsa daha da
kuvvetli söylenir. Bu oyunda amaç taşları dizmek kadar, toptan korunmak
ve tabi karşı takımın oyuncularını dağıtmak olduğu için, kaçan kendini
kaybedip, uzaklara giderdi, bu yüzden bir de sınır çekerdik. Osman bakkalın
köşesinden, Ayşe teyzelerin evi, Mustafa amcanın evinden, Melek ablanın
evine kadar. Bu sınırın dışına çıkmak yok.
Akşam olunca, bir tek favori oyunumuz vardı: Saklambaç... E artık onu
anlatmaya gerek yok, herkes bilir evde de oynanır, sokakta da. Gece
yarılarına kadar devam eden en sevdiğimiz oyundu. (Gece yarısına kadar
devam etme izni yalnız tatillerde verilirdi). Hele oynamaya başlamadan
önce hayalet hikayeleri anlatmışsak, oyun daha da zevkli, heyecanlı ve
de ürkütücü olurdu, bilhassa uzak ve karanlık köşelere saklanınca. Biz
ne kadar korksak da annelerimiz sayesinde yine de güven içinde oynardık.
Çünkü onlar da bir araya gelir, bir yandan sohbet ederken, bir yandan
bizlere göz kulak olurlardı. Oyun bitince bir tekerlemeyle vedalaşırdık
ertesi güne kadar: "Evli evine köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine."
Bahardan kış gelene kadar devam ederdi bu oyunlar. Ama en zevkli oyunlar
baharda oynanırdı. Belki doğa gibi biz de kıpır kıpır olduğumuzdan. Çocukluk
baharı bitene kadar birlikte oynadık. Dayanışmayı, sevgiyi, yardımlaşmayı,
birlikte ağlamayı, birlikte gülmeyi yani arkadaşlığı öğrendik. Zamanla
arkadaşlarla yollar ayrıldı, bazılarıyla devam etti ama bu duygular hep
bizimle kaldı, bir de zaman zaman hatırlanan bu anılar. İstisnalar hariç.
Onlar başka duyguları da öğrendi.
Fatma Güngör
|